Giriş: Küresel Sistemin Yeni Yapısal Kırılması ve Orta Doğu’nun Merkezileşmesi
Uluslararası sistem 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, klasik güç dengesi teorilerinin açıklamakta yetersiz kaldığı çok katmanlı bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Soğuk Savaş sonrası dönemde tek kutuplu görünüm sergileyen sistem, artık hem bölgesel hem de küresel düzeyde parçalı bir güç dağılımına sahiptir. Bu parçalanma özellikle Orta Doğu coğrafyasında daha yoğun bir şekilde hissedilmektedir. 19 Şubat 2026 tarihinde Washington’da toplanan Gazze Barış Kurulu, bu parçalı yapının kurumsallaşmış bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Görünürde insani yardım, yeniden inşa ve ateşkes süreçlerini koordine eden bu yapı, gerçekte çok daha derin bir jeopolitik yeniden dizaynın parçasıdır.
Gazze Barış Kurulu’nun ortaya çıkışı, yalnızca bölgesel bir kriz yönetimi mekanizması olarak değil, aynı zamanda ABD’nin küresel liderliğini yeniden tanımlama girişimi olarak okunmalıdır. Bu girişim, enerji hatları, ticaret koridorları ve güvenlik şemsiyeleri üzerinden şekillenen yeni bir bölgesel mimarinin kurumsallaşmasını hedeflemektedir. Özellikle ABD-İran geriliminin kontrolsüz bir sıcak çatışmaya dönüşmesini engelleme çabası, bu yapının stratejik temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda kurul, hem kriz yönetimi hem de kriz önleyici bir hegemonya aracıdır.
Öte yandan Çin’in yükselişi, Rusya’nın enerji merkezli politikaları ve Avrupa’nın güvenlik krizleri Orta Doğu’yu yeniden küresel sistemin merkezine taşımıştır. Bu merkezileşme, bölgenin yalnızca enerji üretim alanı değil, aynı zamanda küresel sistemin kırılganlık noktalarının kesişim alanı haline gelmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Gazze Barış Kurulu, yalnızca Gazze’yi değil, küresel güç mimarisinin yeniden dağılımını da etkileyen bir yapıdır.
Yeni Marshall Planı ve Körfez’in Jeopolitik Sigorta Mantığı
Gazze’nin yeniden inşası için Körfez ülkeleri tarafından sağlanan milyarlarca dolarlık finansman, yüzeysel bir kalkınma yardımı olarak değerlendirilemez. Bu finansman yapısının arkasında, çok daha derin bir güvenlik ve varlık koruma stratejisi bulunmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar gibi aktörler, ABD’nin bölgesel güvenlik şemsiyesi altında kendi rejim istikrarlarını garanti altına almaya çalışmaktadır. Bu durum, ekonomik katkının doğrudan siyasi bağlılığa dönüşmesini beraberinde getirmektedir.
Körfez ülkelerinin bu stratejik yönelimi, olası bir ABD-İran çatışmasının yaratacağı yıkıcı sonuçlardan korunma refleksiyle doğrudan ilişkilidir. Hürmüz Boğazı gibi enerji açısından kritik geçiş noktalarının güvenliği, Körfez rejimleri için varoluşsal bir öncelik haline gelmiştir. Bu nedenle Gazze Barış Kurulu, yalnızca Gazze’nin yeniden inşasını değil, aynı zamanda Körfez’in güvenlik mimarisini dışarıdan satın alma stratejisini de temsil etmektedir.
Bu yeni yapı, klasik Marshall Planı’ndan farklı olarak ekonomik kalkınmayı değil, jeopolitik bağımlılığı üretmektedir. Yardım eden ile yardım alan arasındaki ilişki, karşılıklı çıkar dengesinden çok tek yönlü stratejik bağlılık üretme üzerine kuruludur. Böylece ekonomik kaynaklar, doğrudan siyasi ve askeri etkilenme alanına dönüşmektedir.
Çin’in Stratejik Sessizliği ve Paralel Ekonomik Düzenin İnşası
Gazze Barış Kurulu sürecinde Çin’in görünür bir aktör olarak yer almaması, yüzeysel bir pasiflik olarak okunmamalıdır. Aksine bu durum, Çin’in uzun vadeli stratejik sabır politikasının bir sonucudur. Pekin yönetimi, doğrudan askeri veya diplomatik çatışmalardan kaçınarak ekonomik altyapı yatırımları üzerinden küresel etki alanını genişletmeyi tercih etmektedir. Bu yaklaşım, Çin’i klasik güç rekabetinden farklı bir kategoriye yerleştirmektedir.
Çin’in temel hedefi, enerji güvenliğini kesintisiz ticaret hatları üzerinden sağlamaktır. Bu nedenle Orta Doğu’daki kriz alanlarına doğrudan müdahil olmak yerine, limanlar, lojistik hatlar ve ticaret koridorları üzerinden alternatif bir ekonomik sistem inşa etmektedir. Bu durum, küresel sistemde ABD merkezli güvenlik mimarisi ile Çin merkezli ekonomik ağların paralel olarak var olduğu çift katmanlı bir yapıyı ortaya çıkarmaktadır.
Bu sessiz strateji aynı zamanda ABD’nin bölgesel maliyetlerini artırmaktadır. Çünkü ABD, güvenlik şemsiyesini genişlettikçe daha fazla ekonomik ve askeri yük taşımak zorunda kalmaktadır. Çin ise bu yükün dışında kalarak daha esnek ve sürdürülebilir bir ekonomik genişleme modeli geliştirmektedir. Bu durum, küresel rekabetin doğrudan çatışma yerine dolaylı ekonomik baskı üzerinden yürütüldüğünü göstermektedir.
ABD-İran Geriliminin Neo-Merkantilist Enerji Mücadelesi
ABD ile İran arasındaki gerilim, 2026 itibarıyla klasik askeri çatışma senaryolarının ötesine geçerek uzun vadeli bir ekonomik kuşatma modeline dönüşmüştür. Bu kuşatma, yalnızca yaptırımlar üzerinden değil, aynı zamanda enerji hatlarının kontrolü ve bölgesel vekil aktörler aracılığıyla yürütülmektedir. Bu nedenle söz konusu gerilim, modern çağın en belirgin neo-merkantilist rekabetlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Neo-merkantilizm bağlamında enerji, artık yalnızca ekonomik bir kaynak değil, doğrudan stratejik güç üretim aracıdır. Petrol ve doğalgaz rezervlerinin kontrolü, devletlerin uluslararası sistemdeki konumunu belirleyen temel faktör haline gelmiştir. Bu durum, 18. yüzyıl merkantilizminin modern enerji politikaları üzerinden yeniden üretilmiş bir versiyonu olarak okunabilir.
Enerji taşımacılığı ise bu mücadelenin en kritik boyutlarından biridir. Özellikle Doğu Akdeniz ve Körfez hattı, küresel ticaretin en hassas ve en stratejik geçiş noktalarıdır. Bu bölgelerde yaşanan her kriz, yalnızca bölgesel değil küresel ekonomik istikrarı doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle bu alanlar, büyük güç rekabetinin merkez üssü haline gelmiştir.
Küresel Sistem Krizi ve BM’nin Otorite Aşınması
Birleşmiş Milletler sistemi, 2026 itibarıyla ciddi bir yapısal meşruiyet kriziyle karşı karşıyadır. Büyük güçlerin tek taraflı müdahaleleri ve alternatif güvenlik mekanizmaları geliştirmesi, BM’nin karar alma kapasitesini zayıflatmıştır. Bu durum, uluslararası sistemde normatif düzenin yerini güç temelli bir yapıya bırakmasına neden olmuştur.
ABD’nin BM’yi yetersiz görerek alternatif güvenlik platformları oluşturması, çok taraflılık ilkesinin çözülme sürecini hızlandırmaktadır. İran’ın BM Şartı’nın 51. maddesine dayanarak meşru müdafaa hakkını gündeme getirmesi ise uluslararası hukukun giderek daha politik bir araç haline geldiğini göstermektedir.
Gazze Barış Kurulu bu boşlukta ortaya çıkan yeni yönetişim modelidir. Ancak bu model evrensel normlar yerine büyük güçlerin çıkarlarını merkeze alan seçici bir düzen üretmektedir. Bu nedenle küresel sistem, kurumsal bütünlüğünü kaybederek parçalı bir yönetişim yapısına evrilmektedir.
Türkiye’nin Stratejik Merkez Konumunun Derinleşmesi
Tüm bu çok katmanlı jeopolitik dönüşüm içerisinde Türkiye, giderek daha belirleyici bir stratejik merkez aktör haline gelmektedir. Ankara’nın hem Batı ittifakıyla ilişkilerini sürdürmesi hem de bölgesel aktörlerle eş zamanlı diplomatik kanallar geliştirmesi, onu benzersiz bir denge kurucu konuma taşımaktadır. Bu durum Türkiye’yi yalnızca bir bölgesel aktör değil, aynı zamanda sistem kurucu bir güç haline getirmektedir.
Türkiye’nin özellikle Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz hattındaki diplomatik etkinliği, onu krizleri yöneten ve yönlendiren bir merkez ülke haline getirmiştir. Bu bağlamda Türkiye, yalnızca olaylara tepki veren değil, aynı zamanda olayların yönünü belirleyen bir stratejik aktör olarak öne çıkmaktadır.
Gazze Barış Kurulu ve benzeri yapılar, yeni Orta Doğu düzeninin kurumsal temelini oluştururken, Türkiye bu düzen içerisinde pasif bir gözlemci değil, aktif bir mimar ve denge kurucu güç olarak konumlanmaktadır. Bu durum, küresel sistemin geleceğinde Türkiye’nin ağırlığının daha da artacağını açık şekilde göstermektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Gazze Barış Kurulu ekseninde şekillenen yeni Orta Doğu mimarisi, klasik uluslararası ilişkiler teorilerinin açıklamakta zorlandığı hibrit bir güç yapısına işaret etmektedir. Bu yapı içerisinde askeri güç, ekonomik bağımlılık, enerji güvenliği ve kültürel diplomasi aynı anda ve iç içe geçmiş biçimde işlemektedir. Artık devletler yalnızca sınırlarıyla değil, aynı zamanda enerji hatları, finansal ağlar ve güvenlik şemsiyeleri üzerinden tanımlanmaktadır. Bu durum, uluslararası sistemin doğasını köklü biçimde değiştiren bir dönüşümün yaşandığını göstermektedir. Gazze Barış Kurulu da bu dönüşümün kurumsal bir sembolü olarak ortaya çıkmıştır ve bölgesel düzenin yeniden tasarlanmasında kritik bir rol üstlenmektedir.
Bu yeni düzen içerisinde en dikkat çekici unsur, meşruiyet kavramının giderek parçalı hale gelmesidir. Birleşmiş Milletler gibi evrensel norm üretmesi beklenen kurumların etkisinin azalması, büyük güçlerin kendi alternatif düzen mekanizmalarını üretmesine yol açmıştır. Gazze Barış Kurulu da bu bağlamda yalnızca bir kriz yönetim aracı değil, aynı zamanda seçici meşruiyet üreten bir platform haline gelmiştir. Bu durum uluslararası hukukun evrensel niteliğini zayıflatırken, güç temelli norm üretimini ön plana çıkarmaktadır. Böylece küresel sistem, hukuk merkezli bir yapıdan çıkarak stratejik çıkar merkezli bir düzene evrilmektedir.
Enerji jeopolitiği ise bu dönüşümün en belirleyici bileşeni olarak öne çıkmaktadır. Neo-merkantilist yaklaşımlar çerçevesinde enerji kaynakları artık sadece ekonomik değer üretim aracı değil, aynı zamanda siyasi bağımlılık oluşturma mekanizmasıdır. Özellikle Doğu Akdeniz, Körfez ve Gazze hattı, küresel enerji güvenliğinin kırılgan düğüm noktalarını oluşturmaktadır. Bu bölgelerdeki her gelişme, yalnızca bölgesel dengeleri değil, aynı zamanda küresel ekonomik istikrarı da doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle enerji hatlarının kontrolü, yeni yüzyılın en önemli jeopolitik rekabet alanı haline gelmiştir.
ABD-İran gerilimi bu yeni yapının merkezinde yer almaya devam etmektedir. Ancak bu gerilim artık klasik anlamda bir savaş ihtimalinden ziyade, uzun vadeli bir ekonomik ve stratejik kuşatma mücadelesi olarak şekillenmektedir. Her iki aktör de doğrudan çatışmanın maliyetlerini bildiği için, daha çok vekil aktörler, ekonomik yaptırımlar ve diplomatik baskı araçları üzerinden hareket etmektedir. Bu durum, modern uluslararası sistemde savaşın biçim değiştirdiğini ve “kontrollü çatışma” modelinin kalıcı hale geldiğini göstermektedir.
Küresel sistemin bu dönüşümü aynı zamanda çok kutupluluğun derinleştiği bir döneme işaret etmektedir. Çin’in stratejik sessizliği, ABD’nin güvenlik merkezli genişleme politikaları ve Rusya’nın enerji odaklı dış politikası, tek bir merkezden yönetilen bir dünya düzeninin artık mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun yerine birbirine paralel, zaman zaman kesişen ancak çoğu zaman rekabet halinde olan bölgesel düzenler ortaya çıkmaktadır. Bu durum, uluslararası sistemin öngörülebilirliğini azaltırken aynı zamanda kriz üretme potansiyelini artırmaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında ise bu yeni yapı, hem risk hem de fırsat içeren çok boyutlu bir stratejik alan oluşturmaktadır. Türkiye’nin jeopolitik konumu, onu Orta Doğu, Kafkasya ve Doğu Akdeniz ekseninde vazgeçilmez bir denge aktörü haline getirmektedir. Ankara’nın çok yönlü diplomasi kapasitesi, onu yalnızca krizlere tepki veren bir aktör değil, aynı zamanda krizlerin yönünü belirleyen bir stratejik merkez haline getirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin rolü, bölgesel güç olmanın ötesine geçerek sistem kurucu bir nitelik kazanmaktadır.
Son tahlilde Gazze Barış Kurulu ve benzeri yapılar, yeni küresel düzenin geçiş mekanizmaları olarak değerlendirilmelidir. Bu yapılar bir yandan çatışmaları yönetme iddiası taşırken, diğer yandan yeni bağımlılık ilişkileri üretmektedir. Dolayısıyla ortaya çıkan sistem ne tamamen barışçıl ne de tamamen çatışmacıdır; aksine her iki unsuru aynı anda barındıran hibrit bir düzen ortaya çıkmıştır. Bu hibrit yapı, 21. yüzyılın uluslararası ilişkiler paradigmasının temel karakterini oluşturmaktadır ve gelecek on yılların jeopolitik gelişmelerini belirleyecek ana çerçeveyi sunmaktadır.
Kaynakça
Anadolu Ajansı. (2026, 19 Şubat). [Gazze Barış Kurulu’nun ilk toplantısı Washington’da gerçekleştirildi]. (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/-gazze-baris-kurulunun-ilk-toplantisi-washingtonda-gerceklestirildi/3835057)
BBC Türkçe. (2026, 19 Şubat). (Trump’ın Barış Kurulu ilk kez toplandı :Kurulda Kimler var?). (https://www.bbc.com/turkce/articles/clyg564x496o.am)
Hürriyet. (2026, 19 Şubat). [Barış Kurulu’ndan ilk toplantı..Savaş barıştan 100 kat pahalı]. (https://www.hurriyet.com.tr/dunya/baris-kurulundan-ilk-toplanti-savas-baristan-100-kat-pahali-43112456#)
Özçubukçu, M. G. (2026). İran-ABD gerilimi: Küresel satrançta kontrollü gerilim ve bölgesel yansımaları. Diplomasi ve Stratejiler Araştırmaları Merkezi (DASAM).(https://dasamakademi.org/iran-abd-gerilimi-kuresel-satrancta-kontrollu-gerilim-ve-bolgesel-yansimalari/)
Pekşen, R. (2026, Ocak). Gazze Barış Kurulu ve hegemonyanın yeni yüzü: Marshall planından neo-sömürgeciliğe. Kültürel Diplomasi Derneği. (https://www.kultureldiplomasi.org/2026/01/26/gazze-baris-kurulu-ve-hegegomanyanin-yeni-yuzu-marshall-planindan-neo-somurgecilige/)

