Giriş: İnşacı ve Güvenlikleştirme Perspektifinden ‘‘Türkiye’nin Suriye’deki Rolü
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, yalnızca Ortadoğu’nun siyasi haritasını değil, bölgesel güvenlik mimarisini, uluslararası güç dengelerini ve sınır aşan insani ilişkiler ağını köklü biçimde dönüştürmüştür. Ülkede on yılı aşkın süredir devam eden çatışmalar, milyonlarca insanın yerinden edilmesine, devlet kapasitesinin çökmesine, altyapının büyük ölçüde tahrip olmasına ve bölgesel rekabetin yoğunlaştığı çok katmanlı bir güvenlik boşluğunun oluşmasına yol açmıştır. Bu tablo, Suriye’nin Şam/Esad yönetimi sonrası yeniden yapılanmasının yalnızca fiziksel bir inşa süreci olmadığını; aynı zamanda siyasi düzenin, toplumsal dokunun ve bölgesel dengelerin yeniden tanımlandığı çok boyutlu bir sosyal yeniden yapılanma süreci olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda Suriye’nin geleceği, yalnızca savaşın aktörleriyle değil, aynı zamanda Suriye’nin etrafındaki bölgesel güçlerin kimlikleri, söylemleri ve güvenlik algılarının şekillendirdiği bir süreç hâline gelmiştir.
Bu aktörlerden biri de coğrafi yakınlığı, tarihsel bağları, sınır güvenliği, göç yönetimi, askerî operasyonları ve insani kapasitesi nedeniyle Türkiye’dir. Bu bağlamda Türkiye, hem sahadaki varlığı hem de Suriye’ye ilişkin kurduğu söylemsel çerçeve nedeniyle, ülkenin geleceğinin belirlenmesinde önemli bir bölgesel aktör olarak öne çıkmaktadır. Ancak Türkiye’nin Suriye’ye yönelik tutumunu uluslararası ilişkiler açısından salt “çıkar temelli realist” bir perspektiften açıklamak eksik kalmaktadır. Çünkü Türkiye’nin Suriye politikasını şekillendiren unsurlar arasında, kimlik inşası, normatif söylemler, insani güvenlik vurguları, terör tehditlerinin söylemsel olarak inşası, mülteci meselesinin toplumsal güvenlikle ilişkilendirilmesi ve lider merkezli politik söylem belirleyici roller oynamaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye politikasını değerlendirmek için İnşacı (Konstrüktivist) teori ile Kopenhag Okulu Güvenlikleştirme yaklaşımı güçlü kavramsal araçlar sunmaktadır.
İnşacılık, uluslararası ilişkilerde güvenlik, tehdit, çıkar ve kimlik gibi kavramların maddi değil, sosyal olarak inşa edildiğini savunur (Wendt, 1999; Hopf, 1998). Güvenlikleştirme teorisine göre ise bir meselenin “tehdit” olarak kabul edilmesi, nesnel gerçeklikten çok, söylemsel bir edimdir (Açıkmeşe, 2018; Baysal & Lüleci, 2011). Bu kuramsal bakış, Türkiye’nin Suriye politikasında:
- PYD/YPG’nin “varoluşsal tehdit” olarak sunulması,
- Mültecilerin “toplumsal güvenlik” konusu haline gelmesi,
- Türkiye’nin kendisini “mazlumları koruyan insani aktör” olarak konumlandırması,
- Suriye’nin parçalanmasının “bölgesel düzen tehdidi” şeklinde tanımlanması,
- Erdoğan’ın lider söylemiyle tehdit ve kimlik kurgularını şekillendirmesi gibi süreçlerin inşa edilmiş güvenlik pratikleri olduğunu ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla Suriye’nin yeniden yapılanması sürecinde Türkiye’nin oynayabileceği rolün niteliği, yalnızca jeopolitik kapasitesiyle değil, aynı zamanda bu söylemsel çerçeve ile tanımlanan kimlik odaklı dış politikası ile de belirlenmektedir. Bu analizde:
- Türkiye’nin Suriye politikasının İnşacı açıdan nasıl açıklanabileceği,
- Şam yönetimi sonrası Suriye’nin muhtemel bölgesel mimarisi,
- Türkiye’nin bu süreçte üstlenebileceği roller,
- Suriye’nin ayağa kaldırılma sürecinde Erdoğan’ın söylemsel liderlik etkisi,
- Türkiye’nin tutumunun bölgesel güç konumuna nasıl yansıyacağı,
- Son olarak da politika önerileri sunumuyla konunun akademik bir çerçevede incelenmesi amaçlanmıştır.
2. Kurumsal Çerçeve: İnşacı Yaklaşımın Temel Varsayımları
Uluslararası ilişkilerde İnşacılık, devlet davranışlarını açıklarken maddi güç dağılımlarının tek başına belirleyici olmadığını, bunun yerine kimlik, normlar, algılar, tarihsel anlamlar ve söylem gibi sosyal unsurların önemli olduğunu savunur (Wendt, 1999; Jepperson, 1996). Aynı zamanda İnşacılık açısından devletler “kim olduklarına karar vermeden, ne istediklerini belirleyemezler” (Wendt, 1999).
Bölgesel güç olarak Türkiye’nin Ortadoğu’da kendisini;
- “Bölgesel düzen kurucu,”
- “Mazlumları koruyan insani aktör,”
- “Terörle mücadelede önleyici güç” şeklinde tanımlaması, Suriye’deki davranışlarını doğrudan şekillendirmiştir. Bu kapsamda Ortadoğu’daki devletlerarası anlaşmazlıklarda, bu hususları ön plana çıkaran bir dış politika benimsenmiştir.
2.1. Güvenlikleştirme Teorisi (Kopenhag Okulu)
Güvenlikleştirme yaklaşımı, güvenliği maddi tehditler değil, söylemler üzerinden açıklayan bir kuramdır. Bir mesele ancak bir aktör tarafından “varoluşsal tehdit” olarak tanımlandığında ve bu tanım toplum tarafından kabul gördüğünde güvenlikleşir (Baysal & Lüleci, 2011; Açıkmeşe, 2018). Bu teoriye göre;
- Bir tehdidin gerçek olması gerekmez, önemli olan onun öyle sunulmasıdır.
- Güvenlikleştirilen konu artık siyasetin normal kurallarından çıkar, olağanüstü tedbirler meşru hâle gelir.
Türkiye’nin Suriye politikası bu açıdan güçlü güvenlikleştirme örnekleri sunmaktadır:
- PYD/YPG → “varoluşsal tehdit”
- Sınırdaki demografik değişim → “toplumsal güvenlik tehdidi,”
- Mülteci akını → “insani ve ekonomik güvenlik” konusu,
- Suriye’nin parçalanması → “bölgesel düzen tehdidi” Bu söylemler, Türkiye’nin Suriye’deki askeri ve siyasi adımlarını iç ve dış politikada meşrulaştıran bir mekanizma oluşturmuştur.
3. Türkiye’nin Kimlik İnşası: “Koruyucu ve Düzen Kurucu Devlet”
Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikalarında insani sorumluluk söylemi ön plandadır. Bu söylem, AK Parti dönemi dış politikası normatif ve insan-merkezli bir kimlik vurgusu taşımaktadır (Demirtaş, 2015; Birdişli, 2014). Bu çerçevede Türkiye kendisini; Mültecileri koruyan, Kadınlar ve çocuklar için güvenli bölgeler oluşturan, İnsani yardımları kolaylaştıran, Bölgesel barış ve istikrar sağlayıcı bir aktör olarak tanımlamakta ve bu hedeflere yönelik uygulamaların hayata geçirildiği görülmektedir. Bu hedefler ve dış politika ağırlıklı kimlik söylemi, uluslararası toplum nezdinde Türkiye’nin meşruiyetini artırmakta; Türkiye’nin Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olma arzusu için kalıcı ve ilkeleri olan bir zemin oluşturmaktadır.
3.1. Mülteci Meselesi: Toplumsal Güvenlikleştirme
Güvenlik kavramının değişimiyle birlikte modern güvenlik yalnızca askerî bir mesele değildir; toplumsal güvenlik, kimlik, göç ve demografiyi de kapsar. Türkiye’de mülteci konusu hem insani kimlik söylemiyle desteklenmiş normatif bir politika hem de toplumsal güvenlik bağlamında risk oluşturabilecek bir alan olarak çerçevelenmiştir. Bu ikili söylem, Türkiye’nin mültecilerin geri dönüşünü Suriye’nin yeniden yapılanmasının merkezine yerleştirmesine neden olmuştur.
4. Suriye’nin Gelecekteki Bölgesel Yapısı: Olası Senaryolar
Kuramsal literatürdeki kimlik ve güvenlik analizlerine dayanarak Suriye’nin geleceğine dair üç temel senaryo ortaya konulabilir. Birincisi, kimlik çatışmaları, etnik ve mezhepsel bölünmeler ile dış aktörler arasındaki rekabet nedeniyle Suriye’nin bütünlüklü bir ulus-devlet yapısına geri dönmesi zor görünmektedir. Bunun yerine; Türkiye destekli kuzey bölgesi, İran destekli Şii ekseni, Rusya’nın askerî etkisinin yoğun olduğu sahalar ve ABD’nin sınırlı nüfuz alanı gibi çok merkezli bir güvenlik mimarisinin oluşması beklenmektedir. Bu yapı, Hopf’un (1998) kimlik temelli güvenlik toplulukları analizine uygunluk göstermektedir.
İkincisi, Suriye’nin zamanla bir “rekabet arenası” olmaktan çıkarak; Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün gibi aktörlerin kimlik ve çıkar temelli diplomasi süreçleriyle şekillenen bölgesel bir müzakere alanına dönüşmesi mümkündür. Bu durumda Türkiye’nin söylemi, “bölgesel düzen kurucu aktör” kimliğini güçlendirebilir.
Üçüncü senaryo ise, Türkiye’nin kontrol ettiği kuzey bölgede; yerel yönetimler, güvenlik yapıları, eğitim ve sağlık altyapısı ile ekonomik entegrasyon kanallarının kalıcı hâle gelmesi mümkündür. Bu alan, Türkiye’nin Ortadoğu’daki stratejik etki haritasının en önemli unsurlarından biri hâline gelebilir.
5. Türkiye’nin Suriye’ye Karşı Tutumu Bölgesel Gücünü Destekler mi?
İnşacı teoriye göre normatif kimlik, uluslararası meşruiyet üretme kapasitesini artırmaktadır. Bu bağlamda Türkiye’nin kendisini özellikle din temelli ilişkiler çerçevesinde “insani”, “düzen kurucu” ve “mazlum koruyucu” bir aktör olarak konumlandırması, bölgesel prestijini güçlendiren bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
Türkiye’nin PYD/YPG karşıtı söylemi, ulusal güvenlik önceliklerini merkeze alarak askeri ve stratejik hamlelerini meşrulaştıran bir çerçeve sunmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel güç projeksiyonunu pekiştiren önemli bir araç işlevi görmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu demografik ve insani kapasite, ülkede barındırılan Suriyeli sığınmacılarla birlikte göç meselesini uluslararası ilişkilerde önemli bir pazarlık unsuruna dönüştürmektedir. Bu durum, Türkiye’nin Avrupa Birliği ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde elini güçlendiren bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
6. Politika Önerileri
Suriye’deki mevcut dinamikler ve Türkiye’nin bölgesel rolü dikkate alındığında, sürecin daha sürdürülebilir ve dengeli bir çerçevede ilerleyebilmesi için bazı politika önerileri önem kazanmaktadır. Bu kapsamda dört temel başlık öne çıkmaktadır. Birincisi, olağanüstü tehdit söyleminden diplomatik uzlaşı diline kademeli bir geçiş yapılması, sürecin daha sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde yürütülmesine katkı sağlayacaktır. İkincisi, Türkiye’nin kontrol ettiği alanlarda, özellikle güvenli bölgelerde eğitim ve sağlık altyapısının daha görünür ve etkin hâle getirilmesi, sürece önemli katkı sunacaktır. Üçüncüsü, Türkiye’nin Suriye, Irak ve Ürdün ile birlikte ortak sınır güvenliği platformları veya savunma paktı benzeri yapılar oluşturması mümkün görünmektedir. Son olarak ise, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Körfez fonlarıyla geliştirilecek ortak projeler, Türkiye’nin normatif gücünü artıran bir etki oluşturacaktır.
7. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rolü: Söylem Odaklı Liderlik
İnşacı teori, uluslararası siyasette tehditlerin ve güvenlik önceliklerinin nesnel olarak “var olan” olgulardan ziyade, aktörlerin söylemleri, kimlik inşaları ve anlamlandırma pratikleri yoluyla şekillendiğini ileri sürmektedir (Jepperson, 1996; Sandıklı, 2012). Bu çerçevede liderlerin söylemleri, yalnızca dış politikayı meşrulaştıran bir araç değil, aynı zamanda güvenlik algılarının toplumsal ve kurumsal düzeyde yeniden üretilmesini sağlayan kurucu unsurlar olarak değerlendirilmektedir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye krizine ilişkin söylemi, Türkiye’nin güvenlik algısını çok boyutlu biçimde yeniden çerçevelemiştir. Öncelikle PYD/YPG, klasik bir sınır güvenliği sorununun ötesinde, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliğini tehdit eden varoluşsal bir tehdit olarak sunulmuştur. Bu söylem, Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonları savunma temelli ve zorunlu müdahaleler olarak çerçeveleyerek hem iç kamuoyunda hem de uluslararası alanda güvenlikçi politikaların meşruiyetini artırmıştır.
Buna paralel olarak Erdoğan’ın söyleminde Türkiye, yalnızca kendi güvenliğini koruyan bir aktör değil, aynı zamanda insani sorumluluk üstlenen ahlaki bir aktör olarak konumlandırılmıştır. Özellikle mülteci krizi bağlamında kullanılan “muhacir – ensar” vurgusu ve sivillerin korunmasına yapılan atıflar, Türkiye’nin Suriye politikasını güvenlik insaniyet ikiliği üzerinden yeniden tanımlamıştır. Bu durum, askeri müdahalelerin insani gerekçelerle birlikte sunulmasını mümkün kılmıştır.
Söylemin üçüncü boyutu, “mazlumların koruyucusu Türkiye” kimliğinin güçlendirilmesidir. Bu kimlik inşası, Türkiye’nin dış politikasını yalnızca ulusal çıkar odaklı değil, aynı zamanda normatif ve değer temelli bir çizgiye yerleştirmiştir. Böylece Türkiye, Suriye bağlamında kendisini pasif bir bölgesel aktör değil, zulme karşı sorumluluk alan ve düzen inşa etmeye aday bir aktör olarak tanımlamıştır.
Son olarak bu söylemsel çerçeve, Türkiye’nin bölgesel düzen kurucu aktör rolünü pekiştirmiştir. Güvenlik tehdidi söylemi, insani sorumluluk vurgusu ve normatif kimlik inşası birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde aktif rol üstlenmesi hem meşru hem de gerekli bir müdahale alanı olarak sunulmuştur. Bu bağlamda söylem, Türkiye’ye yalnızca askeri ve diplomatik müdahale için değil, aynı zamanda yeniden inşa, yerel yönetimlerin desteklenmesi ve istikrarın tesis edilmesi süreçlerinde meşruiyet ve kapasite zemini sağlamıştır.
Sonuç ve Değerlendirme
2011 yılında başlayan Suriye iç savaşı, Ortadoğu’nun güç dengelerini, bölgesel güvenlik mimarisini ve devlet dışı aktörlerin rolünü radikal biçimde dönüştürmüş; ülkeyi yalnızca fiziksel anlamda değil, kurumsal ve toplumsal anlamda da derin bir yıkıma sürüklemiştir. Bu bağlamda Suriye’nin “Şam/Esad yönetimi sonrası yeniden yapılanması”, klasik devlet-inşa anlayışını aşan, çok katmanlı bölgesel bir sosyal yeniden yapılanma süreci niteliği taşımaktadır. Bu süreçte Türkiye, hem coğrafi yakınlığı hem güvenlik kaygıları hem de kimlik ve söylem temelli dış politika pratikleri nedeniyle kilit bir aktördür.
İnşacı yaklaşımın ortaya koyduğu gibi, uluslararası sistemde çıkar, tehdit ve güvenlik gibi kavramlar yalnızca maddi ölçütlerle değil, aynı zamanda sosyal inşa süreçleriyle şekillenir (Wendt, 1999; Jepperson, 1996). Türkiye’nin Suriye politikasında bu sosyal inşa süreçleri belirgindir: Türkiye, kendisini “koruyucu”, “insani”, “bölgesel düzen kurucu” bir devlet olarak tanımlamış; PYD/YPG gibi aktörleri ise kimlik düzleminde “varoluşsal tehdit” konumuna yerleştirmiştir (Sandıklı, 2012). Bu kimlik ve söylem yapıları, Türkiye’nin hem Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu güvenlik alanlarını hem de uluslararası platformlarda geliştirdiği meşru aktör söylemini güçlendirmiştir.
Kopenhag Okulu’nun güvenlikleştirme yaklaşımı, Türkiye’nin Suriye politikasını açıklamada özellikle etkili bir çerçeve sunmaktadır. PYD/YPG varlığı, göç akını ve Suriye’nin parçalanması gibi konular, Türkiye söyleminde “acil ve varoluşsal tehdit” biçiminde sunulmuş ve bu söylem, Türkiye’ye hem iç hem dış arenada olağanüstü tedbirler alma hakkını meşrulaştırmıştır (Açıkmeşe, 2018). Bu açıdan Türkiye’nin politikaları yalnızca realist güç mücadelesi değil, aynı zamanda söylemsel güvenlik inşasının bir parçasıdır.
Türkiye’nin Şam yönetimi sonrası Suriye’nin yeniden yapılanmasında rol üstlenme kapasitesi, üç temel eksende ortaya çıkmaktadır:
- Sahadaki Fiilî Varlık ve Kurumsal Etki; Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki askeri ve idari etkisi, onu yeniden yapılanma sürecinde kaçınılmaz bölgesel bir aktör hâline getirmektedir.
- İnsani Kimlik ve Göç Yönetimi; Türkiye’nin 3,5 milyonu aşan Suriyeli nüfusu barındırması, hem insani hem de demografik boyutta Türkiye’yi sürecin merkezine oturtmaktadır.
- Bölgesel Güvenlik Mimarisindeki Rolü; Türkiye, kimlik ve söylem temelinde kendisini “bölgesel istikrar sağlayıcı” aktör olarak sunmakta; bu kimlik, Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olma kapasitesini artırmaktadır.
Suriye’nin gelecekte ortaya çıkması muhtemel bölgesel yapısının, merkezi devlet kapasitesinin sınırlı kalması nedeniyle parçalı bir nitelik taşıyacağı; bu yapıda devletler, devlet dışı silahlı gruplar, yerel yönetimler ve dış müdahil aktörlerin eş zamanlı olarak etkili olduğu çok aktörlü bir güvenlik düzeninin oluşacağı değerlendirilmektedir. Bu güvenlik mimarisinin ise yalnızca askeri dengelerle değil, etnik, mezhepsel ve ideolojik kimlikler etrafında şekillenen algılar ve değişimler tarafından da belirleneceği öngörülmektedir. Bu yapı, Hopf’un (1998) belirttiği gibi kimlik temelli karşılıklı güvenlik algılarının belirlediği bir düzen olacaktır. Böyle bir tabloda Türkiye’nin rolü de yalnızca askeri kapasitesiyle değil, kimliğini nasıl inşa ettiği ve uluslararası topluma nasıl sunduğu ile doğrudan ilişkili olacağı değerlendirilmektedir.
Özetle Türkiye’nin tutumu, doğru yönetilmesi durumunda bölgesel gücünü destekleyecek önemli fırsatlar sunmakta; ancak güvenlik söyleminin aşırı sertleşmesi, söylem-uygulama tutarsızlığı ve ekonomik yükün sürdürülebilirliği gibi faktörler Türkiye’nin bölgesel manevra alanını daraltabilecek riskler taşımaktadır. İnşacı teori açısından Türkiye’nin bölgesel güç statüsü, askeri kapasitesinden çok kimlik performansı ve insani normlarla uyumluluğu üzerinden şekilleneceği değerlendirilmektedir.
Kaynakça
Açıkmeşe, S. A. (2018). Güvenlik, güvenlik çalışmaları ve güvenlikleştirme. Küresel Siyasete Giriş: Uluslararası İlişkilerde Kavramlar, Teoriler, Süreçler, 241–256.
Baysal, B., & Lüleci, Ç. (2011). Kopenhag Okulu ve güvenlikleştirme teorisi. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 22, 61–96.
Birdişli, T. (2014). Güvenlik çalışmalarında inşacı yaklaşım. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 10 (20), 1–30.
Hopf, T. (1998). The promise of constructivism in International Relations theory. International Security, 23(1), 171–200.
Jepperson, R. L. (1996). The role of identity in international relations theory. In The culture of national security: Norms and identity in world politics (pp. 52–97). Columbia University Press.
Sandıklı, A. (2012). Güvenlik yaklaşımlarında değişim ve dönüşüm. In A. Sandıklı (Ed.), Güvenlik, savaş, barış ve çatışma çözümleri (pp. 3–67). Bilgesam Yayınları.
Wendt, A. (1999). Social Theory of International Politics. Cambridge University Press.
4. Uluslararası Kurumlarla Ortak Yeniden İnşa Mekanizması

