Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Rusya Sonrası Güney Kafkasya

Giriş: Rusya Sonrası Güney Kafkasya: Azerbaycan- Ermenistan Normalleşmesi

Güney Kafkasya, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrasya jeopolitiğinin en kırılgan ancak aynı zamanda en stratejik bölgelerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Avrupa ile Asya arasında bir geçiş hattı oluşturan bölge, enerji kaynakları, ulaştırma koridorları ve büyük güçlerin rekabet alanlarının kesişim noktasında yer alması nedeniyle uzun yıllardır uluslararası siyasetin dikkatle takip edilen coğrafyalarından biri olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan yeni siyasi yapı, bölgesel aktörlerin devlet inşa süreçleriyle birlikte çok sayıda güvenlik sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu sorunların başında ise kuşkusuz Karabağ meselesi gelmiştir. Yaklaşık otuz yıl boyunca Güney Kafkasya’daki siyasi dengeler, güvenlik politikaları ve diplomatik girişimler büyük ölçüde bu çatışmanın yarattığı dinamikler çerçevesinde şekillenmiştir.

Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bölgenin artık yalnızca Karabağ sorunu üzerinden okunamayacağını göstermektedir. Özellikle 2020 yılında meydana gelen İkinci Karabağ Savaşı ve bunu takip eden süreç, yalnızca sahadaki askeri dengeyi değiştirmemiş, aynı zamanda Güney Kafkasya’nın siyasi geleceğine ilişkin birçok varsayımın yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Azerbaycan’ın Karabağ üzerindeki kontrolünü yeniden sağlamasıyla birlikte yaklaşık otuz yıldır devam eden statüko büyük ölçüde ortadan kalkmış, böylece bölgesel siyasetin temel referans noktalarından biri işlevini yitirmeye başlamıştır. Bir başka ifadeyle, Güney Kafkasya’da uzun yıllardır çözülemeyen bir sorun olarak görülen Karabağ meselesi, ilk kez çatışma sonrası dönemin nasıl şekilleneceğine ilişkin tartışmaların önünü açmıştır.

Bununla birlikte bölgede yaşanan dönüşümü yalnızca Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki güç dengeleri üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Çünkü günümüzde Güney Kafkasya’da meydana gelen değişim, aynı zamanda bölgesel ve küresel aktörlerin konumlarında yaşanan dönüşümle de yakından ilişkilidir.

Özellikle Ukrayna Savaşı sonrasında Rusya’nın bölgesel kapasitesine ilişkin tartışmaların yoğunlaşması, uzun yıllardır Moskova’nın nüfuz alanı olarak değerlendirilen Güney Kafkasya’da yeni bir güç boşluğunun ortaya çıkıp çıkmadığı sorusunu gündeme taşımıştır. Bir dönem bölgedeki temel güvenlik sağlayıcısı ve arabulucu aktör olarak görülen Rusya’nın etkisinin sorgulanmaya başlanması, yalnızca Azerbaycan ve Ermenistan’ın dış politika tercihlerini değil, bölgeye yönelik uluslararası ilgiyi de doğrudan etkilemiştir.

Tam da bu noktada Türkiye’nin artan etkinliği, Avrupa Birliği’nin diplomatik girişimleri, ABD’nin yeniden canlanan bölgesel ilgisi ve İran’ın yükselen güvenlik kaygıları daha görünür hâle gelmiştir. Özellikle ulaşım koridorları, enerji güvenliği ve bölgesel bağlantısallık projeleri üzerinden şekillenen yeni jeopolitik tartışmalar, Güney Kafkasya’nın yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik rekabet alanı olarak da değerlendirilmesine yol açmaktadır. Bölgenin sahip olduğu jeostratejik konum dikkate alındığında, burada yaşanan her gelişmenin yalnızca yerel sonuçlar üretmediği, Karadeniz’den Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyayı etkileyebildiği görülmektedir.

Peki bugün Güney Kafkasya’da gerçekten yeni bir bölgesel düzen mi şekillenmektedir? Rusya’nın göreli nüfuz kaybı kalıcı bir dönüşümün işareti olarak mı okunmalıdır, yoksa mevcut gelişmeler yalnızca geçici bir güç dağılımının sonucu mudur? Daha da önemlisi, Karabağ sonrası dönemde ortaya çıkan yeni siyasi denklem bölgesel istikrarı güçlendirecek midir, yoksa farklı aktörler arasında yeni rekabet alanlarının oluşmasına mı zemin hazırlayacaktır?

Bu çalışma, Güney Kafkasya’da son yıllarda yaşanan dönüşümü bölgesel güç dengeleri perspektifinden ele almaktadır. Çalışmanın temel argümanı, bölgede meydana gelen değişimin yalnızca Azerbaycan- Ermenistan normalleşmesiyle açıklanamayacağı, asıl dönüşümün Rusya sonrası dönemde şekillenmeye başlayan yeni jeopolitik mimaride aranması gerektiğidir. Bu çerçevede, Rusya’nın değişen konumu, Ermenistan’daki 2026 seçim sonuçlarının tescillediği yeni stratejik tercihler, Azerbaycan’ın artan jeoekonomik ağırlığı, Türkiye’nin yükselen rolü ve bölgeye yönelik uluslararası ilginin artışı birlikte değerlendirilerek Güney Kafkasya’nın geleceğine ilişkin olası senaryolar analiz edilecektir.

Rusya’nın Geri Çekilen Gölgesi

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya, Güney Kafkasya’daki en etkili dış aktör olmayı sürdürmüştür. Bölgedeki donmuş çatışmaların yönetilmesi, enerji hatlarının güvenliği ve askeri iş birlikleri Moskova’nın nüfuzunu korumasını sağlayan temel unsurlar olmuştur. Özellikle Ermenistan ile kurulan yakın güvenlik ilişkileri, Rusya’nın bölgedeki stratejisinin merkezinde yer almıştır. Erivan’ın Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) üyeliği ve ülkedeki Rus askeri varlığı, Moskova’nın bölgesel güvenlik mimarisindeki ağırlığını pekiştirmiştir. Bunun yanında Azerbaycan ile sürdürülen pragmatik ilişkiler de Rusya’nın yalnızca bir tarafın değil, bölgesel denklemin tamamının parçası olmasına olanak tanımıştır.

Rusya’nın Güney Kafkasya politikası yalnızca askeri araçlara dayanmamıştır. Moskova, uzun yıllar boyunca bölgedeki çözümsüz sorunları yöneten ve gerektiğinde arabulucu rolü üstlenen bir aktör olarak hareket etmiştir. Karabağ meselesi bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biri olmuştur. Sorunun tamamen çözülmesinden ziyade kontrollü bir şekilde devam etmesi, Rusya’nın hem Ermenistan hem de Azerbaycan üzerinde belirli ölçüde nüfuz sahibi olmasını sağlamıştır. Bu durum Moskova’ya yalnızca siyasi değil, aynı zamanda stratejik bir avantaj da sunmuştur. Çünkü çatışmanın tarafları arasındaki dengeyi yönetebilen tek güç olarak görülen Rusya, bölgesel düzenin vazgeçilmez aktörü hâline gelmiştir.

Ancak Ukrayna Savaşı sonrasında ortaya çıkan tablo, Moskova’nın aynı anda birden fazla jeopolitik cephede etkili olmasının sanıldığı kadar kolay olmadığını göstermiştir. Rusya’nın askeri ve diplomatik kapasitesinin önemli bir kısmını Ukrayna cephesine yönlendirmesi, Güney Kafkasya’daki gelişmelere ayırabileceği kaynakları ve siyasi dikkati sınırlandırmıştır. Özellikle Karabağ’da yaşanan son gelişmeler sırasında Rusya’nın beklenen düzeyde müdahil olmaması, bölgedeki geleneksel rolünün sorgulanmasına neden olmuştur. Bu durum yalnızca uluslararası gözlemciler tarafından değil, doğrudan bölge ülkeleri tarafından da fark edilmiştir.

En dikkat çekici değişim ise Ermenistan’da yaşanmıştır. Uzun yıllar boyunca Rusya’yı temel güvenlik garantörü olarak gören Erivan yönetimi, Karabağ sürecinde Moskova’dan beklediği desteği göremediği yönünde değerlendirmelerde bulunmuştur. Özellikle Ermeni kamuoyunda ve siyasi çevrelerde Rusya’nın güvenilirliği konusunda daha önce görülmemiş ölçüde eleştiriler yükselmeye başlamıştır. Bir dönem Rusya’nın güvenlik şemsiyesini vazgeçilmez gören çevreler dahi alternatif seçenekleri tartışmaya başlamış, Avrupa Birliği ve Batılı aktörlerle geliştirilebilecek ilişkiler daha fazla gündeme gelmiştir. Bu durum, Güney Kafkasya’daki dönüşümün yalnızca devlet politikaları düzeyinde değil, toplumsal algılar açısından da etkili olduğunu göstermektedir.

Peki bu gelişmeler Rusya’nın bölgeden çekildiği anlamına mı gelmektedir? Bu soruya verilecek aceleci bir ‘‘evet’’ cevabı gerçeği tam olarak yansıtmayacaktır. Çünkü Moskova hâlen bölgedeki en önemli aktörlerden biri olmayı sürdürmektedir. Tarihsel bağları, ekonomik ilişkileri, enerji ağları ve siyasi etkisi dikkate alındığında Rusya’nın kısa vadede Güney Kafkasya denkleminden tamamen dışlanması mümkün görünmemektedir. Ayrıca bölge ülkelerinin büyük bölümü için Rusya ile ilişkiler hâlen önemli bir stratejik unsur olmaya devam etmektedir.

Bununla birlikte asıl değişim, Rusya’nın artık bölgedeki tek belirleyici güç olarak görülmemesidir. Geçmişte Güney Kafkasya’da yaşanan önemli gelişmeler büyük ölçüde Moskova’nın tutumuna göre şekillenirken, günümüzde farklı aktörlerin daha bağımsız hareket alanları oluşturabildiği görülmektedir. Türkiye’nin bölgesel etkinliğini artırması, Avrupa Birliği’nin diplomatik girişimlerini yoğunlaştırması ve ABD’nin yeniden görünür hâle gelmesi bu sürecin önemli göstergeleri arasında yer almaktadır. Başka bir ifadeyle Güney Kafkasya, uzun yıllar sonra ilk kez çok aktörlü bir güç mücadelesinin yaşandığı bir bölge görünümüne kavuşmaktadır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Rusya’nın nüfuz kaybının yalnızca Moskova’nın zayıflamasıyla açıklanamayacağıdır. Aynı zamanda bölge ülkelerinin değişen öncelikleri ve daha özerk dış politika arayışları da bu dönüşümde belirleyici rol oynamaktadır. Azerbaycan’ın özellikle II. Karabağ Savaşı sonrası artan bölgesel etkinliği, Ermenistan’ın yeni ortaklık arayışları ve Gürcistan’ın Batı ile entegrasyon hedefleri, bölgesel aktörlerin kendi stratejik alanlarını genişletmeye çalıştığını göstermektedir. Bu nedenle günümüzde tartışılması gereken konu Rusya’nın bölgeden çekilip çekilmediği değil, Rusya’nın artık ne ölçüde yön belirleyebildiğidir.

Aslında Güney Kafkasya’da yaşanan dönüşümün merkezinde tam da bu soru yer almaktadır. Moskova’nın göreli gerileyişi geçici bir durum mudur, yoksa bölgesel güç dengelerinde kalıcı bir değişimin habercisi midir? Bu sorunun cevabı yalnızca Rusya’nın gelecekteki politikalarına değil, aynı zamanda bölgedeki diğer aktörlerin ortaya çıkan fırsatları ne ölçüde değerlendirebileceğine de bağlı olacaktır. Çünkü Güney Kafkasya’da şekillenmekte olan yeni düzen, yalnızca bir gücün zayıflamasıyla değil, diğer aktörlerin bu boşluğu nasıl dolduracağıyla da yakından ilişkilidir.

Azerbaycan ve Ermenistan Arasında Yeni Dönem

Karabağ sorununun büyük ölçüde çözülmesiyle birlikte Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilişkiler yeni bir aşamaya geçmiştir. Yaklaşık otuz yıl boyunca çatışma, güvenlik kaygıları ve karşılıklı tehdit algıları ekseninde şekillenen ilişkilerin yerini kademeli olarak normalleşme arayışları almaya başlamıştır. Ancak bu süreç sanıldığı kadar basit değildir. Çünkü taraflar arasındaki askeri mücadele büyük ölçüde sona ermiş olsa da çatışmayı besleyen siyasi, psikolojik ve toplumsal unsurların tamamının ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Bu nedenle günümüzde Güney Kafkasya’da tartışılan temel konu savaşın sona ermesi değil, savaş sonrasında nasıl bir düzen kurulacağıdır.

Ermenistan açısından bakıldığında son yıllarda yaşanan gelişmeler yalnızca dış politika değişikliği olarak değerlendirilemez. Aslında söz konusu olan durum, ülkenin güvenlik anlayışının yeniden tanımlanmasıdır. Uzun yıllar boyunca Rusya merkezli bir güvenlik mimarisi içerisinde hareket eden Erivan yönetimi, özellikle Karabağ’daki son gelişmeler sonrasında bu yaklaşımın sınırlarını daha net görmeye başlamıştır. Rusya’nın beklenen ölçüde destek vermemesi, Ermeni siyasi elitleri arasında yeni güvenlik arayışlarını gündeme taşımıştır. Avrupa Birliği ile geliştirilen ilişkiler, Fransa’nın Ermenistan’a verdiği siyasi destek ve ABD ile kurulan yeni temaslar bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte Ermenistan’ın Batı ile ilişkilerini geliştirmesi, ülkenin kısa vadede tamamen farklı bir jeopolitik eksene yöneldiği anlamına gelmemektedir. Çünkü Erivan’ın ekonomik ve siyasi yapısı hâlen önemli ölçüde Rusya ile bağlantılıdır. Ayrıca coğrafi gerçekler de Ermenistan’ın dış politika tercihlerini sınırlandırmaktadır. Bu nedenle Ermenistan’ın mevcut stratejisi bir eksen değişikliğinden ziyade dış politika seçeneklerini çeşitlendirme girişimi olarak okunmalıdır. Başka bir ifadeyle Erivan yönetimi yeni müttefikler bulmaya çalışmaktan çok, tek bir aktöre bağımlı olmanın yarattığı riskleri azaltmaya çalışmaktadır.

Azerbaycan ise savaş sonrası dönemin en avantajlı aktörü olarak öne çıkmaktadır. Karabağ üzerindeki kontrolün yeniden sağlanması yalnızca askeri bir başarı değil, aynı zamanda önemli bir siyasi ve diplomatik kazanım olarak değerlendirilmelidir. Uzun yıllar boyunca ülkenin temel dış politika hedeflerinden biri olan toprak bütünlüğünün sağlanması, Bakü’nün bölgesel konumunu önemli ölçüde güçlendirmiştir. Bu durum Azerbaycan’ın yalnızca askeri kapasitesine değil, aynı zamanda diplomatik hareket alanına da olumlu yansımıştır.

Enerji kaynakları, Avrupa’nın enerji arz güvenliği konusunda artan hassasiyetleri ve Türkiye ile geliştirilen stratejik ortaklık Azerbaycan’ın bölgesel önemini daha da artırmaktadır. Özellikle Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarına bağımlılığını azaltmaya yönelik politikaları, Bakü’yü yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte de daha önemli bir aktör hâline getirmiştir. Bunun yanında Orta Koridor projeleri ve ulaştırma ağları da Azerbaycan’ın jeoekonomik değerini yükseltmektedir.

Buna rağmen taraflar arasında hâlen çözülmesi gereken önemli meseleler bulunmaktadır. Sınırların belirlenmesi, ulaşım koridorları, karşılıklı güvenlik garantileri ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesi konusundaki görüş ayrılıkları devam etmektedir. Özellikle Zengezur Koridoru etrafında şekillenen tartışmalar, tarafların bazı konularda farklı yaklaşımlar benimsediğini göstermektedir. Bu nedenle normalleşme sürecinin doğrusal ve sorunsuz bir ilerleme göstereceğini tarafın atacağı somut adımlarla gerçekleşeecektir.

Bugün Güney Kafkasya’da ortaya çıkan tablo, savaş sonrası dönemin henüz tamamlanmadığını göstermektedir. Askeri çatışmanın sona ermesi ile siyasi uzlaşının sağlanması aynı anlama gelmemektedir. Asıl soru artık ortaya çıkan bu yeni gerçekliğin bölgesel istikrarı üretip üretemeyeceğidir. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin geleceği yalnızca iki ülkenin değil, Güney Kafkasya’nın tamamının önümüzdeki yıllardaki siyasi yönelimini belirleyecektir.

7 Haziran 2026’da Ermenistan’da gerçekleştirilen erken genel seçimlerin sonuçları, Nikol Paşinyan liderliğindeki sivil ve Batı yanlısı çizginin sandıktan zaferle çıkmasıyla bölgedeki stratejik dönüşümün toplumsal düzeyde tescillenmesi anlamını taşımaktadır. Seçim yarışı, eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan ve müttefiklerinin temsil ettiği, geleneksel Rusya merkezli güvenlik mimarisine geri dönülmesini savunan eski elitler ile ülkenin stratejik ortaklıklarını çeşitlendirmesini ve Batı ile ilişkilerini derinleştirmesini savunan Paşinyan hükümeti arasında adeta bir referanduma dönüşmüştür. Sandıktan çıkan tablo, Karabağ sonrası dönemde yaşanan yenilgiye rağmen Ermenistan seçmeninin eski statükoya dönmek yerine Paşinyan’ın “tek bir aktöre bağımlı olmanın yarattığı riskleri azaltma” stratejisine ve yapısal dış politika dönüşümüne onay verdiğini ortaya koymuştur. Bu sonuç, Erivan yönetiminin Batılı aktörler özellikle Fransa ve ABD ile yürüttüğü askeri-diplomatik yakınlaşma hamlelerinin iç politikadaki meşruiyet zeminini tahkim etmiştir.

Bununla birlikte, Paşinyan’ın bu seçim zaferinin ardından şekillenen yeni parlamento aritmetiği, Azerbaycan- Ermenistan normalleşme sürecinin geleceği açısından hem yeni fırsatlar hem de kırılganlıklar barındırmaktadır. Seçimlerden güven tazeleyerek ve meşruiyetini yenileyerek çıkan Paşinyan’ın, Azerbaycan ile yürütülen müzakereler ve kalıcı barış anlaşması sürecinde eli rahatlamış ve radikal milliyetçi muhalefetin ‘‘vatan hainliği’’ suçlamalarına karşı sandık kalkanını elde etmiştir. Ancak Koçaryan liderliğindeki muhalefetin parlamentodaki güçlü varlığı ve sınır hatlarındaki egemenlik hassasiyetleri, hükümetin özellikle Zengezur Koridoru gibi bölgesel bağlantısallık projelerinde taviz verir gibi görünmeden, çok daha hassas adımlar atmasını zorunlu kılmaktadır. Sonuç olarak 2026 seçimleri, Paşinyan’ın liderliğini pekiştirerek Ermenistan’ın Rusya’nın etki alanından uzaklaşma ve çok aktörlü yeni Güney Kafkasya jeopolitiğinde daha özerk bir aktör olma kararlılığını sabitlemiştir. Fakat kalıcı bölgesel istikrarın inşasının hâlen iç ve dış dengeler arasında çok ince bir ip üzerinde yürümeye bağlı olduğunu bir kez daha teyit etmiştir.

Türkiye’nin Yükselen Etkisi ve Bölgesel Dönüşüm

Güney Kafkasya’daki yeni dönemin en dikkat çekici sonuçlarından biri Türkiye’nin artan etkinliğidir. Ankara, özellikle 2020 Karabağ Savaşı sonrasında bölgesel gelişmelerde daha görünür ve daha etkili bir aktör hâline gelmiştir. Uzun yıllar boyunca bölgedeki gelişmeleri yakından takip eden ancak çoğu zaman sınırlı etki alanına sahip olan Türkiye, son yıllarda hem siyasi hem de ekonomik açıdan daha belirleyici bir konum elde etmeyi başarmıştır. Bu dönüşüm Azerbaycan ile olan yakın ilişkilerinin yanında, enerji güvenliği, ulaştırma koridorları ve bölgesel bağlantısallık projeleri de Türkiye’nin bölgedeki etkisini artıran önemli faktörler arasında yer almaktadır.

Türkiye’nin Güney Kafkasya politikasının merkezinde Azerbaycan ile kurduğu stratejik ortaklık bulunmaktadır. Özellikle II.Karabağ Savaşı sonrası Şuşa Beyannamesi ile iki ülke arasındaki ilişkiler yalnızca dostluk ve iş birliği çerçevesinde değil, daha kapsamlı bir stratejik ortaklık perspektifiyle değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu durum Ankara’nın bölgedeki hareket alanını genişletirken, Azerbaycan’ın da uluslararası alandaki manevra kabiliyetini artırmıştır.

Orta Koridor projesi bu noktada özel önem taşımaktadır. Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarının çeşitlendirilmesine yönelik arayışlar, Güney Kafkasya’nın stratejik değerini artırmaktadır. Türkiye ise bu süreçte yalnızca bir transit ülke değil, aynı zamanda bölgesel bağlantısallığın merkezlerinden biri olmayı hedeflemektedir. Özellikle Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarında alternatif güzergâhların önem kazanması, Ankara’nın jeoekonomik konumunu güçlendirmektedir.

Bununla birlikte Türkiye’nin artan etkisi bazı bölgesel aktörler tarafından dikkatle izlenmektedir. Özellikle İran’ın bölgesel dengelerde yaşanan değişimlere ilişkin hassasiyeti ve Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu koruma çabaları, Ankara’nın hareket alanını etkileyebilecek faktörler arasında yer almaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin bölgesel rolü yalnızca fırsatlar değil, aynı zamanda yeni sorumluluklar da doğurmaktadır.

İran ve Batı Arasında Sıkışan Jeopolitik Alan

Güney Kafkasya’da yaşanan dönüşümden en fazla rahatsızlık duyan aktörlerden biri İran’dır. Tahran yönetimi uzun yıllardır bölgedeki mevcut dengelerin korunmasını savunmaktadır. Bunun temel nedeni yalnızca güvenlik kaygıları değildir. Bölgedeki ulaşım ağlarının değişmesi, yeni ticaret koridorlarının ortaya çıkması ve değişen siyasi ittifaklar, İran’ın ekonomik ve stratejik çıkarlarını doğrudan etkileyebilecek sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle son yıllarda gündeme gelen ulaştırma projeleri ve bölgesel bağlantısallık girişimleri, İran’ın geleneksel transit rolünün geleceği konusunda soru işaretleri yaratmaktadır.

İran açısından Güney Kafkasya yalnızca kuzey sınırında yer alan bir komşuluk alanı değildir. Bölge aynı zamanda İran’ın Karadeniz, Rusya ve Avrupa ile bağlantılarında önemli bir geçiş güzergâhı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle bölgedeki güç dengelerinde meydana gelen her değişim, Tahran tarafından yalnızca dış politika perspektifinden değil, ulusal güvenlik perspektifinden de okunmaktadır. Özellikle sınırların değişmesi ya da yeni ulaşım hatlarının İran’ı dışarıda bırakacak şekilde şekillenmesi ihtimali, İran karar alıcılarının yakından takip ettiği konular arasında yer almaktadır.

Azerbaycan’ın son dönemde bölgede önemli bir aktör hale gelmesi ve Türkiye’nin artan etkisi, İran’ın dikkatle takip ettiği gelişmeler arasında yer almaktadır. İran ile Azerbaycan arasında zaman zaman yaşanan diplomatik gerilimler ve karşılıklı açıklamalar, bölgesel rekabetin yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda psikolojik boyutlara da sahip olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak Azerbaycan-İsrail ilişkileri de Tahran’ın güvenlik hesaplamalarında önemli bir yer tutmaktadır. İran yönetimi, İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişkileri Güney Kafkasya’daki nüfuzunu ve stratejik etkinliğini artırmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirmekte ve bu durumu kendi güvenlik çıkarları açısından dikkatle izlemektedir.

Ancak İran’ın dikkate aldığı stratejik dinamikler yalnızca Azerbaycan veya Türkiye ile sınırlı değildir. Tahran yönetimi için asıl mesele Güney Kafkasya’da şekillenmekte olan yeni düzen içerisinde nasıl bir konum elde edeceğidir. Çünkü son yıllarda bölgedeki siyasi ve ekonomik girişimlerin önemli bir kısmı İran’ın doğrudan dahil olmadığı platformlar üzerinden ilerlemektedir. Tahran, bu durumu yalnızca bir nüfuz kaybı olarak değil, aynı zamanda bölgesel karar alma süreçlerinden dışlanma riskini artıran bir gelişme olarak değerlendirmektedir.

Diğer taraftan Avrupa Birliği ve ABD de son yıllarda bölgeye yönelik ilgilerini artırmıştır. Bu ilginin temelinde yalnızca Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış süreci bulunmamaktadır. Enerji güvenliği, ulaşım koridorları, Rusya’nın azalan etkisi ve Çin’in Avrasya’daki ekonomik girişimleri Batılı aktörleri Güney Kafkasya’ya daha fazla yöneltmektedir. Özellikle Avrupa Birliği’nin son dönemde yürüttüğü diplomatik girişimler, Brüksel’in bölgeyi yalnızca bir komşuluk politikası meselesi olarak değil, daha geniş bir stratejik perspektif içerisinde değerlendirdiğini göstermektedir.

ABD açısından da benzer bir durum söz konusudur. Washington uzun yıllar boyunca Güney Kafkasya’yı daha çok Rusya’nın etki alanı içerisinde değerlendirmiş olsa da son dönemde ortaya çıkan güç boşluğu, bölgeye yönelik yaklaşımın yeniden şekillenmesine neden olmuştur. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’da yoğunlaşması sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler, ABD’nin bölgesel gelişmelere daha fazla ilgi göstermesine zemin hazırlamıştır.

Bu noktada dikkat çeken husus, Batılı aktörlerin bölgeye yönelik politikalarının yalnızca demokrasi, insan hakları veya barış söylemleri üzerinden okunamayacak olmasıdır. Enerji arz güvenliği, alternatif ticaret yolları ve Rusya’nın nüfuz alanlarının daraltılması gibi stratejik hedefler de Batı’nın bölgedeki ilgisinin önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Dolayısıyla Güney Kafkasya günümüzde yalnızca bölgesel aktörlerin değil, küresel güçlerin de rekabet alanlarından biri hâline gelmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme

Güney Kafkasya son yıllarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana yaşadığı en önemli dönüşüm süreçlerinden birine sahne olmaktadır. Uzun yıllar boyunca bölgesel siyasetin merkezinde yer alan Karabağ sorununun büyük ölçüde ortadan kalkması, yalnızca Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ilişkileri değil, bölgenin tamamındaki güç dengelerini de yeniden şekillendirmektedir. Ancak mevcut tabloyu yalnızca bir çatışmanın sona ermesi olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü bugün yaşanan değişim, aynı zamanda yeni bir bölgesel düzenin inşa edilmeye çalışıldığı daha kapsamlı bir dönüşüme işaret etmektedir.

Rusya’nın Ukrayna Savaşı sonrasında ortaya çıkan jeopolitik meşguliyeti Moskova’nın Güney Kafkasya’daki geleneksel rolünü tartışmaya açmıştır. Uzun yıllar boyunca bölgenin temel güvenlik sağlayıcısı ve başlıca arabulucusu olarak görülen Rusya’nın etkisinin göreli olarak azalması, yeni aktörlerin daha görünür hâle gelmesine zemin hazırlamıştır.

Türkiye’nin artan etkinliği, Azerbaycan’ın güçlenen bölgesel konumu, Ermenistan’ın yeni güvenlik arayışları ve Batılı aktörlerin yükselen ilgisi bu dönüşümün en dikkat çekici sonuçları arasında yer almaktadır.

Bununla birlikte Güney Kafkasya’da şekillenmekte olan yeni düzenin henüz tam anlamıyla kurumsallaştığını söylemek mümkün değildir. Bölgedeki birçok sorun çözülmüş olmaktan uzaktır. Kalıcı barışın tesis edilmesi, ulaşım koridorları, güvenlik garantileri ve taraflar arasındaki güven eksikliği gibi meseleler önemini korumaya devam etmektedir. Ayrıca İran’ın jeopoltik hesapları, Rusya’nın bölgeye yeniden ağırlık verme ihtimali ve küresel aktörlerin artan ilgisi yeni gerilim alanlarının ortaya çıkmasına neden olabilir.

Bu nedenle günümüzde öne çıkan soru, bölgede kalıcı bir barışın tesis edilmesinin yanıda, şekillenmekte olan bölgesel dinamiklerde hangi aktörlerin daha belirleyici bir rol üstleneceğidir. Güney Kafkasya ekonomik entegrasyon, bölgesel iş birliği ve karşılıklı bağımlılık ekseninde yeni bir döneme mi girecektir? Yoksa çözülen bir çatışmanın yerini daha geniş ölçekli jeopolitik rekabetler mi alacaktır?

Bugün için kesin bir cevap vermek mümkün görünmemektedir. Ancak açık olan bir gerçek vardır, Güney Kafkasya artık yalnızca Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki ilişkiler üzerinden okunabilecek bir bölge değildir. Bölge, Rusya sonrası dönemde şekillenen yeni Avrasya jeopolitiğinin en önemli test alanlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda Güney Kafkasya’da yaşanacak gelişmeler yalnızca bölgesel aktörlerin geleceğini değil, Avrasya’nın genel güç dengelerini de doğrudan etkileyecektir.

 

Referanslar

[1] Öğütçü, Mehmet. “Azerbaycan-Ermenistan Barış Süreci: Güney Kafkasya İçin Tarihi Fırsat.” Yetkin Report, 1 Mayıs 2026, https://yetkinreport.com/2026/05/01/azerbaycan-ermenistan-baris-sureci-guney-kafkasya-icin-tarihi-firsat. Erişim: 5 Haziran 2026.

[2] Özçubukçu, Mehmet Gökhan. “100 Yıllık Hesaplaşma: Zengezur’da Egemenlik ve Güç Satrancı Analizi.” TGRT Haber, 2026, https://www.tgrthaber.com/ozel-haber/100-yillik-hesaplasma-gokhan-ozcubukcudan-zengezurda-egemenlik-ve-guc-satranci-analiz-3337952. Erişim: 5 Haziran 2026.

[3] Waal, Thomas, Areg Kochinyan, and Zaur Shiriyev. “Rewiring the South Caucasus: TRIPP and the New Geopolitics of Connectivity.” Carnegie Europe, 1 Nisan 2026, https://w.carnegieendowment.org/research/2026/03/rewiring-the-south-caucasus-tripp-and-the-new-geopolitics-of-connectivity. Erişim: 5 Haziran 2026.

[4] Akhundov, Tural. “How Regional Turbulence is Reshaping the South Caucasus.” International Institute for Peace (IIP Vienna), 13 Mayıs 2026, https://www.iipvienna.com/new-blog/2026/05/13/how-regional-turbulence-is-reshaping-the-south-caucasus. Erişim: 5 Haziran 2026.

[5] Shiriyev, Zaur. “At Stake in Armenia’s Election: Peace and Russian Influence.” Carnegie Endowment for International Peace, 28 Mayıs 2026, https://carnegieendowment.org/emissary/2026/05/armenia-election-stakes-peace-azerbaijan-russia-influence. Erişim: 9 Haziran 2026.

[6] Antonov, Dmitry. “Russia Says Armenia’s Future in Post-Soviet Military and Economic Blocs Must Be Settled Soon.” Reuters, 10 Haziran 2026, https://www.reuters.com/world/russia-says-armenias-future-post-soviet-military-economic-blocs-must-be-settled-2026-06-10. Erişim: 9 Haziran 2026

 

 

Diplomasi ve Stratejik Araştırma Merkezi

Hakkımızda

Diplomasi ve Stratejik Araştırma Merkezi (DASAM), Ankara merkezli 2025 yılında kurulmuştur. Merkez, uluslararası ilişkiler, diplomasi, sosyo-kültürel, hukuk, strateji ve politik psikoloji alanlarında araştırmalar yürütmek, güncel gelişmeleri analiz etmek ve bu birikimi toplumla paylaşmak amacıyla faaliyet göstermektedir.

This Pop-up Is Included in the Theme
Best Choice for Creatives
Purchase Now