Giriş: Orta Doğu’da Savaşın Yeni Yüzü: Devlet Dışı Aktörler ve Çok Katmanlı Çatışma Dinamikleri
Orta Doğu’da savaş olgusu, klasik anlamda tanımlanan biçiminden giderek uzaklaşmaktadır. Resmi savaş ilanlarının ve belirgin cephe hatlarının yerini, daha parçalı ve belirsiz bir çatışma yapısı almıştır. Geleneksel olarak orduların doğrudan karşı karşıya geldiği savaş modeli, günümüzde yerini çok aktörlü ve dolaylı müdahalelerin ön planda olduğu bir yapıya bırakmıştır. Bu çerçevede, bölgede yaşanan çatışmaların önemli bir kısmı artık doğrudan devletler arasında değil; devletlerin etkisi altında hareket eden, desteklenen veya yönlendirilen aktörler aracılığıyla yürütülmektedir. Bu durum, “Orta Doğu’da gerçekten kim savaşıyor?” sorusunu daha da anlamlı hale getirmektedir.
Sahadaki dinamikler yakından incelendiğinde, bu soruya verilecek yanıtın oldukça karmaşık olduğu görülmektedir. Zira birçok durumda, gerçekleştirilen bir saldırının arkasındaki failin kimliği hemen ortaya çıkmamakta ve hatta bazı olaylarda bu belirsizlik uzun süre devam edebilmektedir. Örneğin son yıllarda yaşanan çeşitli saldırılarda, farklı grupların sorumluluğu üstlenmesi ya da hiçbir aktörün açık bir şekilde sorumluluk almaması, çatışmaların doğasına ilişkin belirsizliği artırmaktadır. Bu durum, savaşın yalnızca askeri değil, aynı zamanda algısal ve politik bir mücadele alanına dönüştüğünü de göstermektedir.
“Vekil güçler” olarak adlandırılan bu yapılar, aslında yeni değildir. Ancak son yıllarda ulaştıkları kapasite, etki alanı ve siyasal rol, onları sistemin merkezine yerleştirmiş durumdadır. Bir zamanlar ‘yardımcı unsur’ olarak görülen bu gruplar, bugün birçok ülkede sahadaki asıl belirleyici aktörler haline gelmiş bulunuyor. Üstelik bu durum yalnızca askeri bir dönüşüm değildir. Aynı zamanda siyasal egemenlik, devlet otoritesi ve uluslararası ilişkiler açısından da köklü bir değişimi beraberinde getiriyor (Ulus, 2025).
Vekil Güçler Kimlerdir? Somut Örnekler Üzerinden Okuma
Bu yeni düzeni anlamak için sahadaki somut örneklere bakmak gerekir. Lübnan’da faaliyet gösteren Hizbullah, bu modelin en bilinen örneklerinden biridir. 2006’daki İsrail-Hizbullah Savaşı’nda gösterdiği direnç, bu tür yapıların klasik ordulara karşı ne kadar etkili olabileceğini ortaya koymuştur (Atlıoğlu, 2013). Hatta o dönem birçok gözlemci, “bir devlet dışı aktör nasıl bu kadar uzun süre dayanabilir?” sorusunu sormaya başlamıştı (nitekim bu tartışmaların devamında, devlet dışı silahlı ya da silahsız aktörlerin farklı devletlerden finansal destek, lojistik imkânlar ve askeri eğitim aldığı ve bu sayede kapasitelerini sürdürülebilir biçimde artırabildikleri yönündeki tezler daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır). Bu soru aslında yeni dönemin de habercisiydi.
Irak’ta DEAŞ’a karşı yürütülen operasyonlarda (Duman, 2014). Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), bölgesel çatışmalarda aktif rol oynayarak önemli kazanımlar elde etmiştir. Örneğin Musul operasyonu sırasında yaşanan gerilimlerin en zor anlarında bu grupların sahada aktif olduğu biliniyor (Sinkaya, 2016). Ancak bu süreçte ciddi insan kayıpları yaşanmış ve bazı bölgelerde sivil zararlar tartışma konusu olmuştur. Örneğin bazı şehirlerde operasyon sonrası yaşanan yıkım, “kazandık ama ne pahasına?” sorusunu gündeme getirmiştir.
Yemen’de Husiler, vekil güç stratejisinin bir başka önemli örneğini oluşturur (Gezgin ve Muslu, 2014). Özellikle son yıllarda gerçekleştirdikleri füze ve insansız hava aracı saldırıları, yalnızca askeri değil, ekonomik sonuçlar da doğurdu. Örneğin enerji tesislerine yönelik saldırılar, sadece hedef alınan ülkeyi değil, küresel piyasaları bile etkileyebilecek boyutlara ulaştı. Bu da vekil güçlerin artık yerel değil, küresel etkiler yaratabildiğini gösteriyor. Bugün Yemen’de yaşanan tabloya bakıldığında, savaşın kazananından çok kaybedeni olduğu daha net görülür.
Suriye’de ise durum daha da karmaşık. Aynı sahada farklı ülkelerin desteklediği çok sayıda grup bulunuyor. Örneğin bir bölgede rejim destekli milisler ilerlerken, birkaç kilometre ötede başka bir gücün desteklediği farklı bir yapı kontrol sağlayabiliyor. Bu tablo, sahadaki gerçekliğin ne kadar parçalı olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Strateji, Güç ve Kontrol Meselesi
Bu yeni düzenin en dikkat çekici yönlerinden biri, sorumluluğun bulanıklaşmasıdır. Klasik savaşta taraflar bellidir. Saldıran, savunan ve buna bağlı olarak hesap veren aktörler nettir. Oysa vekil güçler üzerinden yürütülen çatışmalarda bu netlik ortadan kalkar. Sahada bir güç vardır ancak o gücün kimin adına hareket ettiği her zaman açık değildir. Bu da hem uluslararası hukuk açısından gri alanlar yaratır hem de siyasi sorumluluğun dağıtılmasına imkân tanır. Devletler, doğrudan müdahil olmadıklarını iddia ederken sahadaki etkilerini sürdürmeye devam edebilir.
Örneğin bir saldırı gerçekleştiğinde, resmi açıklamalar çoğu zaman “bağımsız bir grup” ifadesiyle başlar. Ancak herkes bilir ki bu bağımsızlık çoğu zaman tartışmalıdır (çünkü sahadaki birçok örnek bu grupların tamamen bağımsız olmadığını gösterir. Çoğu zaman belirli devletlerin stratejik hedefleriyle örtüşürler. Doğrudan ya da dolaylı destek alırlar. Bu yüzden “bağımsızlık” kavramı çoğu durumda siyasi bir söylem olarak kalır). Bu durum hem diplomatik dili hem de gerçekliği aynı anda barındıran bir gri alan yaratır.
Bu modelin tercih edilmesinin arkasında oldukça rasyonel nedenler bulunuyor. Öncelikle doğrudan savaşın maliyeti, özellikle günümüz dünyasında, yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve diplomatik boyutlarıyla son derece yüksek. Büyük ölçekli bir çatışma, yalnızca cephede değil, enerji piyasalarından ticaret yollarına kadar geniş bir alanda etkiler yaratır. Bu nedenle dolaylı müdahale, birçok aktör için daha “yönetilebilir” bir seçenek haline geliyor. Vekil güçler sayesinde sahada varlık göstermek mümkün olurken, aynı zamanda doğrudan çatışmanın getireceği risklerden kaçınılmış oluyor (Ghantous, 2025).
Kontrolün Kaybı ve Bağımsızlaşan Güçler
Bu stratejinin kısa vadeli avantajları, uzun vadede ciddi sorunları da beraberinde getiriyor. Vekil güçlerin bulunduğu ülkelerde devlet otoritesi zayıflıyor, güvenlik yapıları parçalanıyor ve merkezi yönetimlerin kontrol kapasitesi azalıyor. Bu durum, yalnızca siyasi istikrarsızlık yaratmakla kalmıyor. Aynı zamanda toplumsal yapıyı da derinden etkiliyor. Farklı grupların güç kazanması, toplum içinde yeni fay hatları oluşturuyor ve bu fay hatları çoğu zaman kalıcı hale geliyor. Böylelikle vekil güçlerin kazandığı askeri başarıların, toplumlar açısından nasıl bir bedel doğurduğunu daha net görebiliriz.
Daha da önemlisi, bu yapıların kendi ajandalarını geliştirme potansiyeli vardır. Başlangıçta bir devletin çıkarları doğrultusunda hareket eden bir grup, zamanla kendi önceliklerini belirleyen, kendi hedeflerini oluşturan bağımsız bir aktöre dönüşebiliyor. Örneğin bazı grupların zaman içinde kendi siyasi kanatlarını oluşturması, bu dönüşümün en açık göstergelerinden biri (hatta bu sürecin daha radikal bir örneği olarak, DEAŞ’ın Irak’ta kontrol sağladığı bölgelerde kendisini ‘halife’ ilan etmesi gösterilebilir. Bu durum, bir yapının yalnızca askeri bir araç olmaktan çıkıp doğrudan siyasi ve ideolojik bir otorite kurma iddiasına dönüşebildiğini açıkça ortaya koymuştur)
“IŞİD’in kendini Irak’ta halife ilan etmesinin arka planında yatan gerçek, Suriye-Irak kanadında bulunan Sünni yerleşim bölgelerinde hakimiyet kurmaktı. Bu noktada IŞİD varlığına son vermek için öncelikle örgütün uyguladığı stratejilerin iyi analiz edilmesi gerekmektedir. Örgüt, cihatçı ve Baasçı kitleleri bünyesine çekerek homojen bir yapı inşa ederken bir yandan da ‘batıya karşı savaş verme’ profili çizmekteydi. IŞİD liderleri, kendini halife olarak ilan etse bile örgütün, devlet şeklini alması kolay olmayacaktır. Çünkü örgüt bu gücünü bir yere kadar kullanabilirdi. Örneğin, işgal ettiği bölgelerde bulunan yerli halk, zamanla kendilerine sağlanan hizmeti yeterli bulmayacak ve örgütün topraklarını daha fazla genişletememesi durumunda onu desteklemekten vazgeçecektir.” (Kadercan, 2015, aktaran Ulus, 2024).
Bu değerlendirme, devlet dışı aktörlerin askeri güç elde ettiklerinde bunu kalıcı bir siyasi yapıya dönüştürme iddialarının ne kadar sınırlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim sahadaki örnekler, bu tür yapıların kısa vadede kontrol sağlayabilse de uzun vadede sürdürülebilir bir yönetim ve toplumsal meşruiyet üretmekte zorlandığını göstermektedir. Bu durum, vekil ya da devlet dışı aktörlerin “devletleşme” iddiasının çoğu zaman geçici kaldığını ve kalıcı istikrar üretme kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme: Bitmeyen Savaşın Yeni Aktörleri
Orta Doğu’da bugün yaşanan birçok kriz, tam da bu nedenle çözümsüz görünüyor. Çünkü ortada tek bir muhatap yok. Bir yanda resmi devlet yapıları, diğer yanda sahada fiili güç sahibi olan farklı gruplar bulunuyor. Bu durum, diplomatik süreçleri karmaşıklaştırırken, barış girişimlerinin de etkisini sınırlıyor. Bir anlaşma imzalanıyor ancak sahada bunu uygulayacak ya da uygulamayacak olan aktörler farklı olabiliyor.
Bu tabloyu daha da çarpıcı kılan ise, bu modelin giderek yaygınlaşması olmaktadır. Artık yalnızca bölgesel değil, küresel aktörler de benzer yöntemlere başvuruyor. Bu da vekil savaşlarını istisna olmaktan çıkarıp yeni norm haline getiriyor. Dolayısıyla mesele yalnızca belirli bir ülkenin politikası olmamaktadır. Asıl mesele, uluslararası sistemin geçirdiği daha geniş bir dönüşümün parçası olarak görülmeli.
Orta Doğu’da savaşın doğası değişmiş durumdadır. Artık mesele yalnızca kimlerin karşı karşıya geldiği değil, kimin gerçekten sahada olduğudur. Görünmeyen ordular, görünür devletlerin yerini almıyor belki ama onların gölgesinde yeni bir güç dengesi kuruyor. Bu denge ise ne tam anlamıyla savaş ne de gerçek bir barış üretiyor. Ortaya çıkan şey, sürekli bir gerilim hali, kontrol edilen ama asla tamamen sona ermeyen bir çatışma düzeni.
Bugün İran merkezli çatışmalara bakıldığında, ilk anda klasik bir devletler arası gerilim izlenimi oluşuyor. Ancak sahadaki gelişmeler bu tablonun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor. İran’ın doğrudan askeri karşılıklarının yanı sıra, bölgedeki bağlantılı güçlerin de farklı biçimlerde sürece dahil olduğu görülüyor. Bu durum, çatışmayı tek boyutlu bir savaş olmaktan çıkarıp çok katmanlı bir yapıya dönüştürüyor. Artık mesele yalnızca iki devletin karşı karşıya gelmesi değil. Aynı zamanda onların etki alanında hareket eden aktörlerin de süreci şekillendirmesi konuşulmalıdır. Bu nedenle bugün yaşananları anlamak, geçmişteki savaşlara kıyasla çok daha fazla dikkat ve analiz gerektiriyor.
Kaynakça
[1] Atlıoğlu, Yasin. “Suriye İç Savaşının Gölgesinde Lübnan Hizbullah’ı” 21.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, sayı:56 (2013): 20-27.
[2] Duman, Bilgay. “Irak’ta 2014 Seçimleri IŞİD Operasyonları ve Irak’ın Geleceği,” ORSAM, (190), (2014): 7-24.
[3] Gezgin, Fatih., Ensar Muslu. “Yemen 2014.” Ortadoğu Yıllığı (2014): 237-256.
[4] Ghantous, Nour. “What Are Proxy Wars and Where Are They Happening?,” FairPlanet, 2025, https://www.fairplanet.org/story/what-are-proxy-wars-and-where-are-they-happening/
[5] Kadercan, Burak. IŞİD’in Çılgınlığının Arkasındaki Yöntem. ORSAM, 7(70), (2015): 20-23.
[6] Sinkaya, Bayram. “IŞİD Gölgesinde Irak-İran İlişkileri”, ORSAM, 8(77), (2016): 34-37.
[7] Ulus, Sümeyra. 2003 Amerikan müdahalesi sonrası Irak halkının kimlik sorunsalı. MS thesis. Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2024.
[8] Ulus, Sümeyra. “Orta Doğu’da Devlet Dışı Silahlı Aktörler: Vekalet Savaşları ve Stratejik Hedeflenme Dinamikleri,” Uluslarara

